BİLGELİKYOLU

Sevgiye ve Bilgiye sınır yoktur

SORUMLULUK

sorumlu.jpg

Genellikle belirli bir yola girmiş olan ve “bilgilenmenin getirdiği idrak ve farkındalıkla, insanın vicdanında oluşan bir duygudur, sorumluluk. Evet öğrenilen her yeni bilgi insana sorumluluk getirir. Elde edilen bu sorumluluk duygusu, daha sonra insanı kendine ve bütüne hizmet etmeye yöneltir. Sorumluluk duygusuna bu açıdan baktığımızda çok önemlidir. Şimdi konuyu biraz daha açalım.

Bilgilenme (Ruhun ihtiyacı olan herşey)

ı

Uyanış (İdrak ve Farkındalik)

ı

Sorumluluk (Vicdan)

ı

Vazife, Hizmet (Kendine ve Bütüne)

Bilinçli veya bilinçsiz, ruhunun ihtiyacı doğrultusunda çeşitli deneyimler geçirerek bilgilenmeye çalışan bir insanın karşısına, bir müddet sonra onu geliştirecek ve yükseltecek olan olaylar ve bilgiler çıkartılır. Bu, ilâhi yasanın bir gereğidir. “Her insana, hayatında birkaç defa kendini onarma ve yükseltme hakkı tanınır”. Bu ilahi yasayı iyi değerlendirerek, bilgilenerek yükselmeye başlayan varlıklar, bir zaman sonra belirli bir idrak ve farkındalığa ulaşırlar. Bu bir uyanış’tır. İşte bu uyanış döneminin en önemli bilgisi ise, sorumluluk’tur. Çünkü insan ilk önce kendini geliştirme sorumluluğunun farkındalığını yaşar. Yani insan olarak ilkönce kendinden, kendini geliştirmekten sorumludur. Daha sonra çevresinden ve bütünden.

Hiçbir insan, ömrü boyunca, sorumluluk almadan yaşayamaz. Eğer böyle yaparsa gelişmesi durur ve olgunlaşamaz. Sorumluluk duygusu, insan geliştikçe daha çok artar. Ve bir müddet sonra, vicdanda duyulan bu sorumluluk duygusu, vazife duygusuna dönüşür. Vazife ise, yapılması gerekli olan, idrak edilmiş bir bilgidir. Vazife duygusunun içinde sevgi ve şefkat vardır. Başta da söylediğimiz gibi, sorumluluk duygusu bu açıdan bakıldığında çok önemlidir.

Yazının başında sorumluluğu, “bilgilenmenin getirdiği idrak ve farkındalıkla, insanın vicdanında oluşan bir duygudur” diye tarif etmiştik. Evet, her insanın kendi ruhsal tekamül seviyesine uygun olarak, bir idrâki (anlayışı), hissedişi ve düşünüşü vardır. Bu, o insanın gerçeğini ifade eder. Evrende her ne kadar ruh varlığı varsa, o kadar tekamül farkı ve vicdan derecesi vardır. Dolayısıyla herkes kendi vicdan hükümlerine göre sorumludur. Yani insanı yaptıklarından dolayı sorumlu tutan vicdanıdır. Peki “vicdan” nedir?

Sözlük anlamıyla vicdan; yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildiren duygu, içsel ses. Davranışlarımızın ahlakça değerli olup olmadığı hakkında öznel şuur. Bu şuur, yapmayı yada yapmamayı öğütleyerek, uyararak, suçlayarak, kınayarak, yargılayarak, onaylayarak kendine özgü bir biçimde yaşam ve eylemlerimize eşlik eder.

Ruhsal bilgiye göre vicdan; “ruhun öz malı olan bir yetenektir, kudrettir. Ve tekamül oranında gelişir. Denetleyici, hesap sorucu ve ayırt etme gücüne sahiptir. İlâhi irade yasalarının, ruhta bir yansıma yeridir.”

İnsan düşüncelerinden de sorumludur. Çünkü zihnimizde ürettiğimiz + veya -düşünceler bütün evrene yayılmaktadır. Ve biz ürettiğimiz düşüncelerimizle iyi yada kötüyü kendimize çekeriz. Bu da tekamülümüzü etkiler. Ayrıca negatif düşünceler içinde olmanın sinir sistemimizi ve tüm sağlığımızı nasıl etkilediğini hepimiz biliyoruz. Yukarıda insan olarak ilk önce kendimizden sorumlu olduğumuzu söylemiştik. Dolayısıyle, düşüncelerimizi kontrol etmek sorumluluğumuzu da içimizde hissetmeliyiz.

Bilginin sorumluluk getirdiğinden bahsetmiştik. Evet, her insan bildiğinden sorumludur. İnsana sorumluluk yükleyen bilgi, kitâbî bilgi değil, bizzat uygulanarak ya da derin bir sezgiyle gerçekliği insan tarafından “idrak edilmiş ve hazmedilmiş bir bilgidir.” Artık o, insanın öz malı olmuş ve bir yaşam kuralı halini almıştır. Yeri ve zamanı geldiğinde insanın o bilgiyi kullanması gerekir. kullanmadığı taktirde hesap sorulmayı hak eder. Çünkü insan bildiğinden sorumludur.

Sorumluluklarımızı sevelim! Onlardan kaçmayalım. Onları kabul edip, üzerimize düşeni yaptığımız zaman, bütünün evrensel yürüyüşüne de yardım etmiş oluruz. Bence doğru olan da budur.

Erol Yurderi

Reklamlar

29/06/2007 Posted by | - Sorumluluk, RUHSAL GELİŞİM | 1 Yorum

HİÇLİK

meditation-hiclik.gif

İnsanı zamanın ötesindeki bilinç düzeyine hazırlayacak olan iki sihirli sözcük vardır. Sevgi ve İyilik. Fakat bunların yanında bir sözcük daha var ki, buna ulaşmak daha zordur. HİÇLİK.

Sevgi ve iyiliğin bize getireceği duygu. Nedir hiçlik? Nasıl bir duygudur? Hiçlik’ten ne anlıyoruz? İsterseniz konuya önce madde boyutunda hiçliği hissetmekle başlayalım. Eğer birgün, yaşadığınız yeri bir uzaylıya tarif etmek durumunda kalsaydınız, ne gibi bir cevap verirdiniz? Bilimsel verilere dayanarak belki şunları söyleyecektiniz. “Samanyolu adı verilen muhteşem bir galaksinin, dış kenarında yer alan küçük bir güneş sisteminin, üçüncü gezegeninde yaşayan varlıklarız.” Ama bu cevap onun için hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Çünkü samanyolu galaksisi 300 milyar güneşten oluşuyordu. Ve evrende bizimki gibi, milyarlarca başka galaksi de vardı. Bizim içinde bulunduğumuz güneş sistemi gibi, milyarlarca güneş sistemi bir araya gelerek bir galaksi meydana getirir. Milyarlarca galaksi de, bir araya geldiğinde bir evreni oluşturur. Sonsuzlukta birçok evren düşünün ve o evrenler içinde kendinizi!.. Bu duygu sizi mutlaka hiçliğe götürecektir.

Bir spiritüel bilgi bakın bu sonsuzluğu nasıl anlatıyor:

galaksi1a1.jpg

“Enini bilmediğiniz bir genişlik, ucunu düşünemediğiniz bir uzunluktasınız. Ve biliniz ki, mutlak şimdi sizin içinde bulunduğunuz o yer bile sınırlıdır, bir başka uçsuz bucaksızın içinde. Ve biliniz ki, öylesine uzanmıştır uzunluklar, genişlikler. Ve biliniz ki, en bilemeyeceğiniz yerin, en göremeyeceğiniz yerin en üstünde yalnız O, yalnız O’nun emri vardır. Ve şimdi siz küçüklüğünüzü böylece görüp, O’ndan, O’nun emrinden şüphe etmenin ne olduğunu düşünün.”

Sonsuzluk!.. Güneş sistemimizi, galaksileri, evrenimizi, sonsuzluk olarak düşünelim!.. Hepimiz, sonsuzluğun birer parçalarıyız. Fakat biz insanlar, sonsuzluk içinde küçük bir nokta bile değiliz. Ama evrende bir yerimiz var. Ve bir ruh varlığı olarak, bu sonsuz yolculukta tekâmül ederek, Yaradan’a doğru gidiyoruz.

Bu gidişte iki büyük kombinasyon vardır. Bunlar, “kuşkusuz sonsuzluk” ve “koşulsuz sevgi”dir. Çünkü biz insan varlıklarının ve bütün ruh varlıklarının -hangi boyutta olurlarsa olsunlar- yürüyecekleri yollar ve yaşayacakları tekâmüller, devamlı bu iki kombinasyondan geçer.

Kuşkusuz sonsuzluk geometrik bir şekildir. Ve hep yukarıya doğru bir gidiş vardır. Hep bir aşama gerektirir. Ve sonsuzluktur. Hiçbir kuşkuya yer vermez. Koşulsuz sevgi de geometrik bir şekildir ve onda da hep yukarıya doğru bir gidiş vardır. Hep bir aşama gerektirir ve sonsuzdur. Unutmayalım ki, sonsuzluk da bir noktadır ve YARADAN’LA bir olabilir ancak. Fakat tekâmüllerimiz için bu iki şeklin oluşturduğu kombinasyon şarttır. Çünkü yükseliş, özü buluş, bu kombinasyonu gerektirir. Kuşkusuz sonsuzluk ve koşulsuz sevgi. Ancak bunu yaşayış, bunu idrak ve farkındalık, insanları istenen şuur ve şuurluluk düzeyine getirecektir. Evrenimiz de çok büyük bir şuurdan oluşmuştur. Ve onu ancak içimizde, özümüzde yaşayabiliriz. Onu ancak şuurumuzda yaşatabiliriz. Fakat önemli olan O’nun ışığını, bilgisini özümüzde ve şuurumuzda bulmamızdır!.. Ve bunu ta içimizde hissetmemizdir. Bu duyguyu, bu şuuru koşulsuz sevmemizdir.

Evrende hiyerarşik bir düzen de vardır. Bizlerin üzerinde değişik düzenler ve planlar yer alır. Bu düzenler ve planlar hep var olmuştur ve olacaktır. Bütün varlıkların tekâmül seviyelerini düzenleyen planlar vardır. Bu düzenlerde ve planlarda yer alan varlıklar da, tekâmüllerinde farklı aşamalar yaparak, belirli kapılardan geçerek, oralara ulaşmışlardır. Bütün bu düzenler ve planlar tekâmül zincirinin halkalarıdır ve birbirlerine sıkıca kenetlenmişlerdir. Bu düzenlerin varlıkları düşüncede, iyilikte, bilgide ve sevgide belirli bir olgunluğa erişmişlerdir. Onlar dahi kendilerini sonsuzlukta bir nokta olarak görmektedir. Çünkü Tanrı bilgisinin ve sevgisinin sonsuz olduğunu görmüşler, yükseldikçe kendi küçüklüklerinin farkındalığını yaşamışlardır. Ve bu onlarda bir “hiçlik” duygusu oluşturmuştur.

Manevi anlamda hiçliğin tarifi şudur; “Hiçlik, Tanrının yüceliği ve bilgisi karşısında, O’na hayranlık ve saygı duyarak, kendi küçüklüğünün farkındalığını yaşama halidir.” Hiçlikte bilginin getirdiği büyük bir tevazu da vardır. Hiçlik aynı zamanda büyük bir bilgeliktir. Ayrıca hiçlikte kendini, yerini ve haddini bilme hali de vardır.

Evet, yaşam bir sonsuzluktur. Bunu bir bilebilsek!.. Korkularımızdan, kontrollerimizden, kendimizi “ben” dediğimiz duygularımızdan bir kurtarabilsek! Önce kendimizi, sonra herkesi, sonuçta hiçliği sevebilsek!.. Hiçlik kadar küçülebilsek, o noktaya varabilsek!.. O zaman neler olacağını, nerelere varabileceğimizi bir görebilsek!.. Bunu, şimdiki halimizle bir kıyaslayabilsek, bir karşılaştırabilsek!.

Bizler buraya doğru yol alan varlıklarız. Bütün ruhsal çalışmalar bizi özümüze, Tanrı’ya götürmektedir. Ama herşeyden önce bilgeliğe doğru büyük adımlar attırmaktadır. İşte burada bulmamız, ulaşmamız gereken yer “hiçlik” olmalıdır. İşte bu hiçlik, sadece bu hiçlik, bizi bilgeliğe götürür.

Tekrar sonsuzluğa dönelim. Sonsuzluk, uçsuz bucaksız sonsuzluk!.. Bizler bu sonsuzlukta sadece bir noktayız, görünmeyecek kadar küçük bir nokta, tıpkı düşünce gibi, tıpkı bilgi gibi. Düşünün!.. Tanrının büyüklüğünü, gücünü, bilgiyi ve sevgiyi düşünün!.. Öğrenilen bütün bilgiler ise, küçücük bir nokta. Bu noktaları hep birlikte çoğaltalım, bir çığ gibi büyültelim. Çünkü bu bilginin ve sevginin büyümesidir. Hep birlikte bunun bilincine varalım. Çünkü artık gerçek zamanıdır, uyanış zamanıdır. Bu uyanışı hep beraber yaşayalım!.. Bu ışığı yakalayalım!.. Bunun yolu da doğrunun yoludur. Tanrı’nın, ilâhinin, sevginin yoludur. İnsan olmanın yoludur, birliğin yoludur. Ve buradaki en büyük bilgi ise “hiçlik”tir. Tanrıya, birliğe varmanın yolu hiçlikten geçer. Bunu sakın unutmayalım!..

Erol Yurderi

29/06/2007 Posted by | - Hiçlik, RUHSAL GELİŞİM | , , , , | 16 Yorum

SABIR

sabir.jpg

Belirli bir uyanışı yaşayan veya yola giren insanlar, bilgeliğe ulaşmadan, bilge olarak kabul edilmeden önce, evrensel yasa gereği, belirli denemelere, sınavlara sokulurlar. Bunlar çok özel, çok ince sınavlardır. Çünkü bilgeliğe doğru adım atıldıkça her şey incelir.

İnsanın da ince olması gerekir; düşüncede, akılda, mantıkta, duyguda, sezgide, gerçekte ve hayalde, yani her şeyde. Ve insan bunu gerçekleştirmek zorundadır. Onun için insanlardan büyük bir olgu istenir. Bu da SABIRdır.

Sabrı tarif etmeden önce, her birimiz, kendi içimize dönelim ve sabrın nasıl bir kavram olduğunu düşünelim!. Sabır deyince ne anlıyoruz?. Sabır, pasif bir bekleyiş midir, yoksa aktif bir olay mıdır?

Sabır; tembelce bir bekleyiş veya boş oturuş değildir. Tersine, geçirilmesi gereken süreçte, devamlı iç mücadele isteyen, duyguları, düşünceleri ve hareketleri devamlı kontrol etmeyi gerektiren, aktif bir durumdur. Sabrın içinde kendine hakimiyet vardır. Dolayısıyla karşılaşacağınız herhangi bir olaya karşı göstereceğimiz sabır, sizi birçok yanlıştan ve zarardan korur.

Sabrın karşıtı olan sabırsızlıkta ise, acele etmek ve olayın sonucuna bir an önce varmak isteği yatar. Kendini kontrol etmeyip egosu doğrultusunda hareket eden böyle bir kişi, birçok yanlışa neden olabilir. Çünki evrensel yasalara göre, bir şeyin, belirli bir zaman içinde oluşması için, bir zamana ihtiyacı vardır. Bir çocuğun doğması için nasıl dokuz ay geçmesi gerekiyorsa veya bir meyvenin olgunlaşması için belirli bir zamana ihtiyacı olduğu gibi. O yüzden olayların sonucuna, sabretmeyerek bir an önce erken varmak isteyenler, aslında o olayın olmasını geciktirenlerdir. Her olaya karşı gösterilecek sabır, size bu olayı irdelemek için gerekli olan zaman dilimini kazandıracaktır.

O zaman sabrı şöyle tarif edebiliriz: Karşılaştığımız her olayda eyleme geçmeden önce gerekli olan bu zaman dilimini, sükünetle, teslimiyetle, içsel çalışma yaparak en iyi şekilde değerlendirmektir, sabır.

Ham bir meyve yersek ağzımızı burar, olgun bir meyve yersek, ağzımız tadla dolar. Her zaman olgun meyve yemek için sabrı öğrenmek zorundayız.

Sabır, her insanın öğrenmesi gereken bir kudrettir aslında.

Erol Yurderi

29/06/2007 Posted by | - sabır, RUHSAL GELİŞİM | Yorum bırakın